“100 Yıl Perspektifinde Sanat: Türkiye’de Modern ve Çağdaşın Serüveni”ne Katkı ya da Parazit Dipnot

Mehmet Yılmaz

Cumhuriyet’in 100. yılı dolayısıyla 9 Kasım 2023’te Taksim Sanat ve Piramid Sanat’ta 100 Yıl Perspektifinde Sanat: Türkiye’de Modern ve Çağdaşın Serüveni adlı kapsamlı bir sergi açıldı. Bedri Baykam’ın küratörlüğünde, İBB Kültür A.Ş. ve Piramid Sanat işbirliğiyle iki ayrı mekânda düzenlenen sergide 81 sanatçının farklı tür ve eğilimlerdeki yapıtları yer alıyor (sergi 14 Ocak 2024 tarihine kadar açık kalacak). Başta Baykam olmak üzere, bu etkinlik için gece gündüz çalışan Taksim Sanat ve Piramid Sanat ekiplerini, İBB Kültür A.Ş.’yi ve sanatçıları içtenlikle kutlarım.

Aynı bağlamda bir dizi de panel düşünülmüş. 11 Kasım 2023’te Taksim Sanat’ta Levent Çalıkoğlu, Yusuf Taktak, Fırat Arapoğlu ve Bedri Baykam’ın konuşmacı olduğu ilk panele özel bir neden yüzünden Ankara’dan kalkıp gidemedim. Heyecanlı ve aydınlatıcı geçtiğinden kuşkum yok.

Panelin duyurusundaki ‘modern ve çağdaş’ kavramlarının yan yana yazılmış olmasına şimdilerde alışmış görünüyoruz; ama itiraf edeyim, zihnimde pürüzler var (Belki de bu bir hastalık).

Bu metinde konunun Türkiye ayağına (terim ve yazım açısından) bakacağım:

Biliyorsunuz, Cumhuriyet’in ilanından beş yıl sonra çıkarılan bir kanunla Latin abecesine geçilmiş; kısa bir süre sonra da Arapça ve Farsça başta olmak üzere yabancı sözcüklere elden geldiğince Türkçe karşılıklar bulma (dili arılaştırma, Öztürkçe hale getirme) seferberliği başlatılmıştı. Atatürk’ün “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır” sözü bakış açısını ve amacı özetliyor. Bu girişimin başarıya ulaştığını söyleyebiliriz. Osmanlı dönemindekinin aksine, sokaktaki insanla aydınların konuştuğu dil arasındaki uçurum çok büyük oranda kapanmış durumda. Ancak, iletişim devrimi ve İngilizcenin etkisiyle, bugün yeni bir sürecin içinde olduğumuz da bir başka gerçek. Atatürk bu günleri görseydi tepkisi ne olurdu acaba? “İngilizce artık dünya dili oldu” diye, Türkçenin arındırılması hakkındaki görüşlerini gözden geçirip gevşetme gereği duyar mıydı? Konuşup yazarken araya sıkça yabancı sözcük sıkıştırır mıydı? Türkilizce ve Türapça hazırlanmış tabelaları, metin ve afişleri görseydi ne derdi? Tahminleri size bırakıyorum.

Sergi ve panel duyurularındaki modern ve çağdaş sözcükleriyle ne kastedildiğini gayet iyi anlıyorum. Yine de içim rahat değil. Bunlar ister istemez ‘form ve biçim’, ‘desen ve çizim’, ‘pentür ve resim’, ‘arka fon’, ‘ful dolu’, ‘video art sanatçısı’ ve ‘EgeArt Sanat’ gibi uygunsuz kullanımları çağrıştırıyor. “Aynı anlama gelen sözcükleri aynı cümle içinde (hele de yan yana) kullanmak hatalıdır” diye öğrendik, benimsedik. Şimdi bazen öyle bazen böyle, çelişkilerle ilerlemeye çalışıyoruz.

“Memleket yanarken kafa yorduğun şeye bak!” diyebilirsiniz. Haklısınız. Benimki biraz da II. Mehmet İstanbul surlarını toplarla döverken, içeride imparator ve kilise çevresinin “meleklerin kanatları var mı yok mu?” diye tartışmasına benziyor.

Modern ve çağdaş sözcükleri konusunda yaşı 30’un altındakilerin zihinleri kısmen daha rahat olabilir. Demem şu ki, bizden önce yazılmış (ve çevrilmiş) metin ve kitapları zihnimden söküp atamıyorum. Konu yalnızca sanatla sınırlı değil. İşte birkaç örnek:

Kemal Atatürk ve Çağdaş Türkiye adlı kitabı lisedeyken okumuş, sevmiştim. Johannes Glasneck’in yazdığı kitabın özgün ismi Kemal Atatürk und die moderne Türkei. Toplumbilimci Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı kült kitabında Osmanlı devlet sisteminden laik cumhuriyet sistemine geçiş anlatılır. Burada yine çağdaşlaşma, modernleşme anlamındadır. Kanada’da 1964’deki ilk baskısında adı The Development of Secularism in Turkey idi. 1973’teki Türkçe baskısında Berkes kitabın adına (dil devrimin etkisiyle) Türkiye’de Çağdaşlaşma demeyi uygun görmüş. Bedia Akarsu 1979’da yayımladığı ve sonraki baskılarında aynı isimle satılmaya devam eden Çağdaş Felsefe adlı kitabında Kant’tan Sartre’a uzanan (modern) sürece odaklanmış.

Sanat alanına bakarsak: Sezer Tansuğ’un ilk baskısı 1986’da yapılan Çağdaş Türk Sanatı adlı kitabı 19. yüzyıl ortalarından 1980’lere dek geçen süreci kapsar. Çağdaş sözcüğünü ‘modern’in Türkçesi olarak kullanmış yazar (Kendisi sağken, “Sezer dostum, bu kullanım doğru değil; çağdaş yerine modern deseydin keşke” diyen oldu mu acaba? Belki Yusuf Taktak bu konuda bir şeyler biliyordur). Yine, Nazan İpşiroğlu ve Mazhar İpşiroğlu’nun Sanatta Devrim adlı ortak çalışmalarında Picasso, Klee, Maleviç, Mondrian ve Kandinsky gibi sanatçıların işleri çağdaş sanat kapsamında anlatılır. 1980 sonlarına dek yazılan birçok tezde aynı anlayış görülür. Yanı sıra Aziz Nesin’den Emre Kongar ve Kaya Özsezgin’e, Yaşar Kemal’den İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu’ya, bu eğilimde olan ağır toplar var.

‘Çağdaş’ sözcüğü öteden beri gerek sol gerek Atatürkçü çevrelerde ‘modern’in Türkçe karşılığı olarak kullanıldığına göre, contemporary’ye bir başka karşılık önermek gerekmez miydi? Karışıklığa düşmemek için dilin ve çevirinin mantığı öyle diyor. İşte bu yüzden, Vasıf Kortun çözümü güncel sözcüğünde bulmuş. Bir diğer amacı da kendisini sol ve Atatürkçü kesimlerden (yani, devletçi ve laik algıdan) ayırmakmış. Bir soruma karşılık gönderdiği e-postada özetle böyle söylemişti Kortun. Bir taşla iki kuş! Ama kısa bir süre sonra, contemporary’yi bazıları da (1980’lere dek süren anlayışı görmezden gelerek) çağdaş diye çevirmeye başladı. Bu da doğal olarak, bir çatallaşmaya ve karışıklığa yol açtı: ‘Modern art anlamındaki çağdaş sanat’ ve ‘contemporary art anlamındaki çağdaş sanat’… Öte yandan, 1990 sonrası güncelciler ve çağdaşçılar yazdıkları Türkçe metinlerdeki güncel sanat ve çağdaş sanat kavramlarını İngilizceye contemporary art diye çevirdiler, birleştiler. Türkçede ayrı düşerken İngilizcede birleşmek… Garip bir durum. Şimdilerde sanırım çağdaş sanat kullanımı daha ağır basıyor… Yine de pürüz devam ediyor. Erken dönemde kâğıt ve zihinlere kaydedilen tüm çağdaş sözcüklerini geç dönemde bir tıkla moderne çevirmek mümkün olsaydı sorun çözülebilirdi. Ama olanaksız. Offf…

Modern’i çevirmekten vaz geçtiğimiz gibi, olur ya, belki contemporary’yi de çevirmekten vaz geçer, kıntempıreri (ya da kontemporari) diye yazarız! Yıllar önce bir öğrencim ciddi ciddi, “Hocam İngiliz ya da Amerikan mandasını kabul etseydik, böyle bir sorunumuz olmazdı” demişti. Vay ki vay!…

Terimleri bizzat yaratmayıp dışarıdan ithal edince böyle oluyor maalesef. Öncü ve yaratıcı mıyız yoksa takipçi ve taklitçi mi? Tarih kişi ve olgularla yapılır, sözcüklerle yazılır. Geriye, yapıtlar ve yazılı belgeler kalır. Yarattığımız nesneye ya da akıma kendimize özgü bir isim veremiyorsak, sıkıntı var demektir. Sanat tarihi bağlamına armağan ettiğimiz Türkçe terim ve kavram sayısı ne kadar? Bu konuda bir araştırması olan var mı?

Köken önemlidir. Sanatsal terimlerin köklerini araştırınca, neyin ilk kez nerede ve kim tarafından yapıldığı ve yazıldığı gerçeğiyle karşılaşırız. Varlığımız, değerimiz o gerçeğe yaptığımız katkı kadardır.

Dışarıdan alınmış sözcüklerin içeriklerinin yanı sıra bir de yazımı konusu var. Bir ara, sevgili dostum Bedri Baykam’la bazı yabancı sözcüklerin nasıl yazılması gerektiği konusunda ayaküstü kısaca tartışmış, birbirimizi ikna edememiştik. Örneğin, burjuva ve tuval sözcüklerinin burjua ve tual şeklinde yazılması gerektiğinde ısrar ediyor üstat. Çünkü Fransızlar bourgeois sözcüğünü burjua; toile sözcüğünü de tual diye telaffuz ederlermiş. Bu mantığa göre, İngilizce canvas Türkçede kanvas değil kenvıs; jacket de ceket değil cekıt diye yazılmalıdır. Aklınıza yatıyor mu? Bir diğer örnek, şu sıralar çok kullanılan koleksiyoner. Fransızca collectionneur sözcüğünün telaffuzu koleksiyonör’dür (ve o da erkektir [dişisi collectionneuse/koleksinonöz]). İyi de, biz Fransız ya da İngiliz değiliz ki! Gırtlak alışkanlığımız çok farklı. Bedri dostum, şimdi ne yapacağız?! Bu konuda tam bir uzlaşı mümkün görünmüyor. İsteyen, kendi bildiğinde ısrar edebilir elbet. Tercih meselesi. Eskiden koleksiyoner diye yazıyordum; bir arkadaşımın uyarısından sonra koleksiyoncu diye yazmaya başladım.

Başka dillerden aldığımız sözcükleri asılları gibi telaffuz etmek ve yazmak zorunda değiliz. Bu, yabancı dillerin kendi aralarında da böyledir. Örneğin İngilizler collectionneur değil, collector demişler; peinture sözcüğünü painting olarak uyarlamışlar. Biz de sanat sözcüğünü Arapçadaki özgün haliyle telaffuz etmiyor ve yazmıyoruz (san’at şeklinde yazan kalmadı sanırım). Gereği de yok zaten. Dilimize geçen yabancı sözcükler kendi gırtlağımıza ve dilimize uygun şekilde yazılır, okunur (Kişi isimlerinin yazımı konusunda, Latin abecesi kullananlar ve kullanmayanlar şeklinde, ayrı kurallar var. Ayşe Nahide Yılmaz’la ortak yazdığımız Sanat ve Kavramlar kitabında bu konuya el attık). Telaffuz ve yazım (hatta bazen anlam) kaymaları kaçınılmazdır. Bu doğaldır, rahatlayabilirsiniz.

Tabii, yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar bulmak yetmez. Hatta bazılarına uygun karşılık bulamayabiliriz. Bilim, felsefe, sanat ve teknoloji alanlarında asıl başarılması gereken yaratıcılıktır, icattır. Ülkeniz ekonomik ve siyasal açıdan güçlüyse, çağdaş değerlere bağlıysa, her koşulda sanatçılarını destekliyorsa; ve siz de yarattığınız işe kendinize özgü bir isim verebilmişseniz, bir kavram oluşturabilmişseniz ve o da bir şekilde dolaşıma girme şansı yakalayabilmişse, belki bir olasılık, tarihe kalma şansınız olur.

İşimiz hiç kolay değil.

……………

Ayrıca bkz:
 “Türkiye’de Postmodern (Çağdaş/Güncel) Sanatın Tarihini Yazmak”,  https://mehmetyilmazmehmet.com/metinler-texts/turkiyede-postmodern-cagdasguncel-sanatin-tarihini-yazmak-mehmet-yilmaz/
 “Modern, Çağdaş, Güncel, Postmodern”, https://mehmetyilmazmehmet.com/metinler-texts/modern-cagdas-guncel-postmodern-mehmet-yilmaz/
Ayşe Nahide Yılmaz, 1980 Sonrasında Türkiye’de Sanat ve Siyaset, Ütopya Yayınevi.
 Ayşe Nahide Yılmaz – Mehmet Yılmaz, Sanat ve Kavramlar, Ütopya Yayınevi.