İKİNCİ DOĞA, BİRİNCİ DOĞADIR / Mehmet Yılmaz

1

1880’lerde ‘dünya’nın “kendi kendini doğuran bir sanat yapıtı” olduğuna işaret etmişti Friedrich Nietzsche. Durmaksızın ölen ama yeniden doğan, hiçbir amaç için varolmayan bu dünya, estetik bir varlıktı Nietzsche’ye göre. Onu estetik bir varlık –sanat yapıtı– haline getirense, yarattığı her türlü dille ona anlam yükleyen insandı kuşkusuz.

Değerlerden ve renklerden, vurgulardan ve perspektiflerden, olumlamalardan ve olumsuzlamalardan oluşan, durmadan büyüyen bütün bir dünyadır Nietzsche’nin kastettiği. Bu mantıkla bakıldığında, Mona Lisa ‘sanat yapıtı’ denildiği için sanat yapıtıdır; karşıdaki manzara ‘güzel’ denildiği için güzeldir.

İlk insanların ‘güneşin batışı’ ya da başka bir ‘manzara’nın karşısına geçip ‘ah, ne romantik, ne güzel bir görüntü!’ diye kendilerinden geçtiklerini düşünebiliyor musunuz? Doğa görüntülerine güzel ya da romantik denmesi, aslında ‘güzel ve romantik sanat yapıtları’ yüzünden olmasın sakın? İnsan bir doğa görüntüsünün resmini yapacak kadar önemsemişse, bu hem o görüntünün insanı etkilemesinden, hem de insanın o görüntüye değer vermesindendir elbet (karşılıklılık ilkesi). Manzaranın tablo gibi, kızın şiir gibi olması ya da ağacın rüzgârda dans etmesi ne demek? Anlayacağınız, dil tarafından kurulan ve estetikleştirilen bir şeydir dünya – ve üzerindeki şeyler.

Uzaydan yerküreye, binyıllardır baktığınızı farz edin: Gökdelenler, köprüler, kaleler, anıtlar, trenler, uçaklar, gemiler, hendekler, delikler, canlılar, kavramlar, düşünceler, vs., – adlarına ne dersek diyelim– durmaksızın üzerinde bir şeylerin yükselmekte ve yıkılmakta olduğu, milyarlarca şeyin ordan oraya hareket etmekte ve parlayıp sönmekte olduğu bir nesne. Uzaydan dünyaya bakan biri için, bir arazide büyüyen ağaçlar ile bir meydanda yükselen heykel ya da binalar arasında temelde öyle çok bir fark olmasa gerek.

Daha önce güzel olmayan bir şeyin güzel; sanat yapıtı olmayan bir şeyin de sanat yapıtı haline gelmesi: Ne dersiniz, bu düşünce bize hiç yabancı gelmiyor değil mi? Duchamp bunu fark ettiği için bir pisuarı sanat yapıtı diye sunmuş, yapıttan çok imzayı önemseyen insanlarla alay etmişti. Sonuç? İnsanlar onun restini gördü ve sunduğu şeyi yapıt olarak kabul etti. Yaratıcı kim peki? Duchamp mı, insanlar mı? Onun izinden giden Judd, Kosuth ve Sanat & Dil grubunun üzerinde kafa yordukları konu buydu.

Nesneler dün olduğu gibi bugün de başka bağlamlara girip çıkmaktadır. İnsanın marifetidir bu. ‘Sanat yapıtı olmayan bir hurda parçasının sanat yapıtı haline gelmesi’, olsa olsa ‘dünyanın sanat yapıtı haline gelmesi’nin bir sağlamasıdır, temsilidir.

Yeryüzü dünden bugüne insanın marifetlerine sahne olan en büyük sergileme mekânı olagelmiştir. İnsan onun üzerine tapınaklar inşa etmiş, heykeller dikmiş, bir uçtan bir uca yollar ve kanallar açmış, delmiş, parçalamış; kısaca, tepe tepe kullanmıştır – kullanmaktadır. İnsanın yeryüzüne diktiği, ilave ettiği her şey marifetlerinin simgesidir, işaretidir – tıpkı, hayvanların kendi sahalarını belirlemek için bıraktıkları kokular, izler gibi. Ancak biliyorsunuz, işaretleme ve sahiplenme konusunda hiçbir canlı insan kadar hırslı değildir. Evet, insanın içgüdülerinden ziyade aklıyla hareket ettiği söyleniyor söylenmesine de, yeryüzünü sahiplenme ve kullanma konusunda o kadar hırslı ki, aklı bile bu işaretleme içgüdüsünün önüne geçemiyor. Yeryüzünün her tarafında durmaksızın çoğalıyor, üretiyor, tüketiyor, atıklar yığıyor; hem yeni canlılar meydana getiriyor hem birçok canlının soyunu kurutuyor – nereye kadar bilinmez, ama kendini sıkıştırıyor, şansını zorluyor. Bereket versin, becerdiklerinin üstünü din, ahlâk, sanat ve estetik gibi bir takım soslarla, süsleyici şeylerle örtüyor da, gerek kendi gerek doğanın yarattığı olumsuzlukları bir nebze de olsa unutuyor, onlara katlanıyor insan.

2

Makineleri icat edenlerin amacı elden geldiğince hızlı, standart ve yığınla mal üretmekti. Böylece hem daha çok para kazanacaklar, hem de bu ürünleri kullananların yaşamlarını kolaylaştıracaklardı. Beklenmedik sürprizlere gebe, karşılıklı bir bağımlılıktı bu.

Teknoloji ürünleri olmadan yaşayamıyoruz artık. İlk çıktığı yıllarda bu ürünleri kullanmak belki tercih sebebiyken, şimdi tercih etmeme gibi bir hakkımız bile yok. Olsa olsa, bize sunulan markalar arasından bir seçim yapabiliyoruz. Dört bir taraftan kuşatılmış durumdayız. Doğaya ya da geçmişe özlem duyan biri olduğumuzu varsaysak, rahatsız olduğumuz bazı ürünlerden kaçabilsek bile, yine de binlercesine maruz kalıyoruz. Elektrik enerjisi kesildiği an elimiz kolumuz bağlanıyor. “Daha düne kadar yazılarımı kalemle yazarken, bilgisayara alıştığımdan beri onsuz yazamaz oldum” diyen tanıdıklarımız var artık. Kullandığımız aygıtların bozulmasına tahammül edemez olduk.

Yetiştirilmesi gereken o kadar çok işimiz var ki yakınlarımıza ayıracak zaman bulamıyoruz! Oysa, makineler bizim yerimize çalışırken biz de eşimizle dostumuzla güya daha çok vakit geçirecektik. Eskiden bir işe ancak başka birini bitirdikten sonra başlayabiliyorduk. Şimdi, cihazlar sayesinde (belki de ‘yüzünden’ demeliyiz!) aynı anda birden çok işi hallediyor, planlarımızı onlara göre ayarlıyoruz. Onları kullandığımızı sanıyoruz ama aynı zamanda onlar tarafından kullanılıyoruz. Biz böyle baş döndürücü bir hızın kucağına doğduk, onun kıskacında yaşıyoruz. Oysa, ileriyi az çok hayal edebilen birkaç insan hariç, teknolojik devrimin ilk yıllarında kimse bugünkü manzarayı aklından bile geçirmiyordu.

Johan Wolfgang von Goethe, bilim ve teknolojinin insan yeteneğini aşacağını tahmin etmiş, bu yüzden gelişmelere kuşkuyla bakmıştı. Yine, modern düşüncenin çocuğu olmakla birlikte ona en sıkı eleştiriyi yöneltenlerden Karl Marx da modern teknolojinin toplumsal yapı ve değerleri altüst edeceğini önceden görmüştü. Ancak Marx teknoloji karşıtı değildi. Ona göre, yeni üretim araçları yeni koşullar yaratacak, toplumdaki sınıfsal çelişkilerin biçim ve içeriğini değiştirecekti. Bu da zorunlu olarak tarihin tekerinin ileriye -sınıfsız bir topluma- doğru gitmesini sağlayacaktı. Bu düşünceler başta İngiltere ve Fransa olmak üzere bütün Avrupa’ya yayılmıştı. İnsanlar sınıfsız bir toplumda daha özgür olacaklar, kendilerine daha çok zaman ayıracaklar, kendi sanat eserlerini üretecekler, belki de sanatçıya gerek kalmayacaktı.

Teknoloji gerçekten de yepyeni bir dünya yarattı. Teknolojik devrimin kökleri İngiltere’deydi ama kültür alanındaki meyvelerini Fransa’da verdi. Romantizm, gerçekçilik, izlenimcilik, fovizm, dışavurumculuk ve kübizm gibi 19. yüzyıldan 20. yüzyıla birbirinin peşi sıra ortaya çıkan akımların doğduğu Paris Batı dünyasının kültür başkentiydi. Gelecekçilik akımının bildirgesi de Marinetti imzasıyla yine Paris’te yayımlandı. Bu kent, Batı’nın kültür merkezi olma özeliğini yaklaşık kırk yıl daha sürdürecekti.

3

Bir görüntüyü makineyle mi elde etmek daha büyüleyicidir, yoksa el ve fırçayla mı? Yanıt, adamına göre değişir elbet. Geleneksel el becerisinden yoksun olan sokaktaki insana sorarsanız, ressamların, özellikle de gerçeklik yanılsamasında kılı kırk yaran ustaların yeteneklerine hayranlık duymamak, büyülenmemek elde değildir. Benim gibilere göreyse, son derece doğal bir insan yeteneğidir boyayarak bir imge meydana getirmek – bizim işimiz budur. Yine de, iyi örnekleri görünce bunun doğal bir yetenek olduğunu unutup, hangimiz ressamın ustalığına hayranlık duymayız ki?

Ancak itiraf edeyim, görüntünün bir makineyle elde edilmesi bana çok daha büyüleyici geliyor. Düğmeye basıyorsun, oluyor! Fotoğraf makinesiyle bir imge elde etmenin sıradan bir iş sanılmasının tek nedeni, bu büyüyü herkesin yapabiliyor olmasıdır.

Asıl hayranlığımız makineyi icat eden, yaratan beyinlere kuşkusuz; ama çoğumuz bunu aklımıza bile getirmiyoruz. Estetik, anlam ve işlevin harika bileşimleri, makineler. Kimilerinin, “biçimsel güzellikleri ve işlevleri tamam da, anlam da ne oluyor?” dediklerini duyar gibiyim. Makine yenilik ve devrim demektir. Makine yaratan, dünya yaratır. İşim düşüp sanayi merkezlerine her gidişimde (kesinlikle mekanikten anlamam ama) makinelerin biçim ve işleyişlerine hayran kalıyorum. Theo Jansen “sanat ve mühendislik arasındaki duvarlar, yalnızca bizim zihnimizdedir” derken çok haklı. Makine yaratmak gerçekten de büyüleyici bir yetenektir, sanattır. 20. yüzyılın başlarında Marinetti, Boccioni, Duchamp ve László Moholy-Nagy gibi sanatçılar buna işaret etmişlerdi.

4

“Sınırlar yok oldu, sanatçıyla sepetçi birbirine karıştı,” “sanat eğitimi almamış insanlar sergilerde sanatçı olarak yer alıyorlar”, “bazı küratörler öznesiz şeyleri sanat yapıtı diye sergiliyorlar”, “sanatçı sayılmak için artık sanat yapmak gerekmiyor”, “dijital imgeler ve kolaycılık ortalığı sardı, gerçek yetenek değersizleşti”, “yaratıcılıktan ziyade gösteriş öne çıktı”, “insanî, sanatsal ve estetik değerler çöktü, sanatın içi boşaldı” vs…

Kimilerine göre gerçek bir durum saptaması, kimilerine göreyse tutucu ifadeler bunlar. Belki katılıyor, belki tersini düşünüyor, belki de serinkanlılığınızı koruyarak durumu anlamaya çalışıyorsunuz.

Anlamları hakkında görüş birliğine varılmış kavram ve terimler, sınırları belli tanımlar bizi bir süre rahatlatabilir. En azından, söyleşebilmek için gereklidir bu ortaklık. Terimler bir şeyin içeriğini bazen en kısa yoldan anımsatırlar, bazen de sadece birini diğerinden ayırt etmeye yararlar. Pratiği, yani olup biteni anlayabilmek ve iletişim kurabilmek için başvurduğumuz sözcüklerdir bunlar. Belli bir dereceye kadar da işe yararlar kuşkusuz. Ama madalyonun bir de öbür yüzü vardır: Her şeyi tam yerli yerine oturttuk (kuram ve kılgıyı eşleştirdik) derken, bir de bakmışız bütün dayanaklarımız yıkılmış ya da artık yeni durumlara yanıt vermez olmuşlar! Olağan şeydir bu, yaşam kurama sığmaz çünkü.

Ortadaki durum, ister istemez, genel hatlarıyla eski Yunan’dan 17. yüzyıla dek süren anlayışı anımsatıyor: Eski Yunan’da bilim/sanat/zanaat ayrımı yoktu. Gramer, retorik, geometri ve astronomi gibi alanlardan dokumacılık, hekimlik, tarım ve teçhizata, yapılan her iş tekhne kavramı altında değerlendiriliyordu. Tekhne, hem sanat hem zanaat anlamına geliyordu. Eski Romalılar bu anlayışı aynen sürdürmüşler; ancak tekhne yerine, Latince ars sözcüğünü kullanmışlardı. Yunanlı ve Romalıların gözünde gramer, retorik, geometri ve astronomi özgür sanatlarken; dokumacılık, hekimlik, tarım ve teçhizat gibi el emeğiyle yapılanlar da bayağı (hizmetçi) sanatlar kapsamındaydı (resim, heykel ve mimarlık da teçhizatın alt dallarıydı). Ortaçağ ve Rönesans’ta bu bayağı (hizmetçi) sıfatı kulağa kaba gelmeye başlamış olmalı ki, o gruba mekanik sanatlar demeye karar vermişler. Özgür ve mekanik sanatlar, her ikisi birden ars kapsamındaydı; henüz sanat, zanaat ve bilim ayrımı ortaya çıkmamıştı. 18. yüzyılda özgür sanatlar bilim kategorisine dâhil edilmiş; geri kalanlara güzel sanatlar denmiş; derken, sanat ve zanaat ayrımı belirginleşmiş, modernizmin seçkinci tavrıyla da iyice keskinleşmişti. Bu süreç bize, “sanat nihaî anlam ve biçimine kavuşmuştur; artık hep böyle gitse iyi olur” demenin gülünç olduğunu söylüyor. Sanatın içeriği sürekli değişmiştir, değişmektedir ve değişecektir. İçerik ve sınırlar konusunda zorunluluk, rastlantı ve keyfiyet iç içedir.

Çağdaş teknoloji durmaksızın yeni olanaklar sunuyor. Masamızdaki bilgisayarlardan cebimizdeki oyuncaklara dek tüm ürünler uzay ve savaş teknolojisinin ucuzlaştırılmış yan ürünleri. Eskiden fotoğraf ve film teknolojisi hem çok pahalı hem çok uzmanlık gerektiriyordu ve bu yüzden belli ellerde toplanmıştı. Şimdiyse bu teknolojiyi cebimizde taşıyoruz.

Son görüntü teknolojilerinden hologram da şimdilik oldukça pahalı. Özel bir laboratuar ve uzmanlık gerektiriyor. Ama zamanla ucuzlayıp bireysel kullanımlara açık hale geleceğinden hiçbir kuşkunuz olmasın. Holografik görüntü, gerçeklik yanılsamasında fotoğraf ve film görüntülerini aşıyor. Fotoğraf ve film gibi, hologramın da temeli ışık. Ancak onlardan farklı olarak, ışıktan meydana gelen bir figür –bir holoheykel– sizinle aynı mekânı paylaşıyor. Çevresinde dolaşabiliyorsunuz; yüzünü, sırtını ve yanlarını görebiliyorsunuz; ışıktan meydana geldiğinden, içinden geçebiliyorsunuz.

5

Bir zamanlar bilgisayar diye bir şey yoktu. İyi de bir zamanlar ağaç, bal ya da dil denen şeyler de yoktu. Yokluk zamanla varlık haline geldi. İşte bizim doğamız – içine fırlatıldığımız, dönüştürdüğümüz, dönüştüğümüz ortam. ‘Birinci doğa’ ve ‘ikinci doğa’ gibi ayrımlar, nihayetinde mecburî soyutlamalardır.

Reklamlar
Yorum bırakın

1 Yorum

  1. “……….”, ….. , “……sanatın içi boşaltıldı” – katılıyorum ve tüm bu kültürel, teknolojik ve sanatsal yaratım-üretim süreçleri tamamen yine insanın yani bireyin kendi serüveni. Dolayısı ile en kirli/kötüyü de en iyiyi de/en iyi en kirli/kötüyü de deneyimleyecek ve kendi kaosunu yansıtacak….sonra tekrar Aydınlanma Çağı dönemi gibi Eski Çağ’ın değer ve önemine güncellenmiş olarak dönüş/dönüşler yapacak….

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s