HEYMİMRES: Nelik ve Kimliğin Diyalektiği / Deniz C. Koşar

Deniz C. Koşar

 

Mehmet Yılmaz, Heymimres: Nelikve Kimliğin Diyalektiğiadlı, Ütopya Yayınevi’nden yeni bir kitap çıkardı.  Bir tür sanatçı kitabı niteliğini taşıyan çalışma, Yılmaz’ın son dönem pratiklerine odaklanırken mini retrospektif tadında bir etkiyle izleyiciyi Heymimres adlı dizisine kadar geçen süreci yalın ve samimi bir dille, iç sesinin kaydı niteliğinde aktarıyor. Merkezde kendi sanatı olmakla birlikte, zaman zaman geçmiş ve güncel örneklere göndermeler yaparak çemberi genişletiyor; ‘ben’ ve ‘biz’in, ‘tikel’ ve ‘tümel’in diyalektik ilişkisine dikkat çekiyor. Metnini, ‘felsefe parçalama’ya çalışmaksızın, sanat yapıtının neliğinden kavramlar arasındaki çelişkilere ve oradan da sanat, yaşam ve siyaset arasındaki plansız ama zorunlu ilişkilere değiniyor; ancak kafa karıştırıcı sorularla okuyucunun zihnine çomak sokmaktan da geri durmuyor. Çalışmalarının mutfağını bize açan Yılmaz’la hem kitabı hem de sanat üzerine düşünceleri hakkında konuştuk.

1_heymimres_kitap_kapak

***

Deniz C.Koşar: Kitabın isminden başlayalım. Neyin nesi bu ‘heymimres’? Kitabı hazırlarken çıkış noktanız neydi?

Mehmet Yılmaz: Heymimres, iki yıldır üzerinde çalışmakta olduğum dizinin ismi. Heykel, mimarî ve resim sözcüklerinden yola çıkarak uydurduğum bir kavram. Bu isimlendirme konusunda biraz da Yüksel Arslan’ın etkisi oldu sanırım. O da kendi adı (Arslan), sanat (art) ve çizik-karalama (rature) gibi kavramları çağrıştırdığı için resimlerine Arture adını takmış; her birini numaralandırmış, ayrıca özel isimler koymuştu. İsmi ben de önemsiyorum. Dizideki tüm işleri Heymimres-1, Heymimres-2 diye numaralandırdım; yanı sıra her birine Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci, Bir Kürt ve Bir Türk gibi özel isimler verdim. Bu arada, biliyorsun kitap Türkçe ve İngilizce. Bu yüzden sculpture, architecture ve picture sözcüklerini dikkate alarak scarchpic diye de bir sözcük uydurmuştum; ama sonradan ondan vaz geçtim. Yani, İngilizce metin içinde de heymimres kavramını kullanmayı tercih ettim. Kitabın çıkış noktasına gelince: Bu bir çeşit sanatçı kitabı. Son çalışmalarımın kavramsal boyutunu bizzat ele almak istedim. Ama sırf kendi çalışmalarımla da yetinmedim. Gerek geçmiş gerek postmodern yapıtlardan örnekler verdim; bağlantılar kurarak ‘büyük resim’ içindeki yerimi görmeye çalıştım.

D.C.K.: Kitabın “Açıklama” başlığında “Ben bir anlatıcıyım. Güncel gerçekleri anlatıyorum. Zararlı olduğu gerekçesiyle öykü ve anlatının sanattan (daha doğrusu, plastik sanatlardan) kovulduğunu okumuş, dinlemiş; bir ara da inanmıştım” diyorsunuz. Bir itiraf gibi…

M.Y.: Bu, öğrencilik yıllarımla bağlantılı bir saptama, bir gözlem, bir itiraf. ‘Görüntü’nün  ‘metin’den, ‘öykü’den arındırılırak mümkün olan en saf hale getirilmesi gerektiğine ilişkin modernist bir eğilim egemendi o zamanlar. Modern resim, boyanın ve saf biçimlerin macerasıdır deniyordu kitaplarda, derslerde. O yaklaşımla bir çeşit hesaplaşma niteliğindeki bu satırların bir kısmını 1993’teki bir sergim dolayısıyla yazmıştım. Zamanla olgunlaştırarak şimdiki sanat anlayışımın genel bir açıklaması haline getirdim.

D.C.K.: Bir önceki diziniz olan İkizler‘in ve Fotoğraf Resimdir adlıkitabınızın ardından, bu kitapta yine resim ve fotoğraf kavramları arasındaki ilişkiye değinerek başlıyorsunuz. Bu, ‘bir yüzey üzerinde meydana getirilmiş sabit görüntü’nün (‘resim’ denen sanat türünün) doğasına, neliğine ilişkin bir konu. Yani, ontolojik bir probleme parmak basıyorsunuz ve konuyu Heymimres’in girişinde kısaca da olsa tekrar açıyorsunuz. Önemli gördüğünüz belli. Neden?

M.Y.: Bu kitap Fotoğraf Resimdir‘in devamı niteliğinde. Hem bağlantı kurmak, hem resim kavramının kökeniyle ilgili birkaç ayrıntıya daha dikkat çekmek istedim. İkizler‘den sonra Arkadaşlar dizisine başlamıştım 2014’te. Arkadaşlar‘da bir yandan ‘kimlik’ konusunu kurcalarken bir yandan da (yine İkizler‘de olduğu gibi, dijital baskı ve boyayla üretilmiş imgeleri yan yana getirerek) ‘fotoğraf resimdir’ düşüncesini sürdürüyordum. Yerleşik algıları yıkmak kolay değil. Daha doğrusu, insanlar pratikte farkında olmadan benimsedikleri şeyi, teorik tartışmaya girdiklerinde kabul etmiyorlar. Bu çok ilginç. Bir de dil ve çeviri meselesi var. Örneğin,  “photograph is a kind of picture” dendiğinde sorun yok; ama “fotoğraf bir çeşit resimdir” dendiğinde hemen itirazlar yükseliyor. Sanki picture, sözcüğün tam anlamıyla ‘resim’ demek değilmiş gibi! Bu yüzden, şimdiki kitapta “Picture, Peinture, Painting, Resim” diye bir alt başlık attım. Latince kökenli picture (Ortaçağ Fransızcası ve İngilizcesinde pictura) sözcüğü peinture ve painting sözcüklerinden çok daha eski olup, el ve boya ile yapılan görüntü (imge, temsil, tasvir) anlamına geliyor. İlk anlamı, ilk sırada verilmiş zaten Webster‘da. Tüm sözcüklerde olduğu gibi, yeni teknikler devreye girdikçe anlamı genişlemiş. Buna karşın, bazı insanlar resmi halen yalnızca boya ile yapılan bir şey sanıyor! Bu çağda, şu günlerde anlaşılır gibi değil. David Hockney ve Martin Gayford‘ın ortak çalışması olan Resmin Tarihi bu süreci ayrıntılarıyla anlatıyor. Kitap İngilizcede A History of Pictures adıyla 2016’da çıkmış. Benim Fotoğraf Resimdir kitabım ise 2013 tarihli. Fotoğraf konusuyla ilgili olarak Hockney ve Gayford‘ın yazdıkları benim görüşümle birebir örtüşüyor; hatta bazı cümle ve benzetmeleri neredeyse aynı.

D.C.K.: Konuya siz onlardan üç yıl önce parmak basmışsınız yani.

 M.Y.: Şöyle desek daha doğru olur: Ben öğrenciyken Hockney çoktan dünyaca ünlü bir ressamdı. Yani, fotoğrafın resim ailesine 19. yüzyılda katılan yeni bir üye, yeni bir teknik olduğunun uzun zamandır farkında olduğundan kuşkum yok.

D.C.K.: Arkadaşlar‘dan Heymimres dizisine geçişiniz nasıl oldu? O dizide yüzey üzerindeki yanılsamalardan gerçek kütle ve hacim dünyasına atlamışsınız.

M.Y.: Bu, uzun ve karmaşık bir hikaye ama kısaca açıklamaya çalışayım. Arkadaşlar‘ı çalışırken, nereden estiyse, 1992-2001 arasında farklı malzeme ve dizilerde denediğim camdan bakanlar imgesi zihnimi yeniden meşgul etmeye başladı. Kimi kabartma kimi resim biçimindeki o dizilerde, bir cama yaslanmış (yassılaşmış) yüz, el ve beden imgeleriyle uğraşmıştım bir zamanlar. Ancak bu kez gerçekten üç boyutlu, çevresinde dolaşılabilen figürler yapmak istiyordum. Arkadaşlar‘ın parçası olarak konuyu farklı bir gözle yeniden ele almak için yola koyuldum ama çıkan işler bağımsız bir diziye dönüştü, Arkadaşlar‘ı solladı. Bu arada, yüzeyden tamamen kopmadım. Zaten bu olanaksız. Şunu anımsadım: Yüzey, kütlenin bir özelliğidir. Aslolan kütledir; kütle yoksa yüzey de yoktur. Kütledeki düzlem aşkıyla çıkmıştım yola. Neyse, ilk figürü yaptıktan sonra, saklamak ve taşımak için ona bir de kasa yapma ihtiyacı hissettim. Kasa fikri, ayaktaki figür ve onun yassılaşmış, düzlem haline gelmiş kısımlarına ek olarak, mimarî bir unsur olarak gerçek mekânın da devreye girmesiyle sonuçlandı. Derken, dizi dallanıp budaklandı; kavramsal çerçevesinin ele alınması konusunda zihnimi zorladı. Meseleyi birilerine sipariş etmek yerine kolları sıvadım. Hem yapıtların genel adı hem de kitabın adı olarak Heymimres işte böylece doğmuş oldu.

D.C.K.: Dil için Nietzsche’nin “kaçmanın olanaksız olduğu hapishane”, Heidegger’in ise “varlığın evi” olarak tanımlamasına değiniyorsunuz. İlk bakışta güncel/çağdaş, fotoğraf/resim ya da heykel/mimarî gibi ayrımların üzerine odaklanmak, sizin de vurguladığınız gibi, ilk bakışta sanki gereksiz tartışmalar gibi görünüyor. Ancak son kertede bu kavram ve tanımlar -dil’in parçası olarak- dünyamızı, zihnimizi biçimlendiren şeyler. Yani önemsiz gibi görünen noktadan bir anda önemli bir yere taşınıyor. Bu bağlamda konu, bence, gündelik bir kavram karmaşası, tartışmasını aşarak ciddi bir felsefî bağlama taşınıyor. Her ne kadar Heymimres bir sanat felsefesi ya da estetik metni olarak konumlanmasa da (ki, siz zaten “felsefenin derin labirentlerinde kaybolmaya niyetim yok” demişsiniz), yine de sormak isterim: Hem yapıtlarınızın dil’i hem de felsefe ve sanatın ilişkisini yapıtlarınız bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.Y.: Asıl amacım gerçekten de felsefe yapmak değildi. Zaten uzmanlık alanım o değil. Niyetim, dizinin çıkış sürecini açıklamak, okuyucuya (ve muhtemel yazarlara) bazı ipuçları vermek, düşünsel arka planına bir kapı aralamak, aklıma takılan bazı soruları paylaşmak ve becerebilirsem yanıtlar vermekti.

D.C.K.: Ama ister istemez felsefî (hatta bilimsel) konulara girmişsiniz. Kütle, yüzey, düzlem, ve hacimle felsefe ve fizik de ilgilenir. Bir ressamın, heykelcinin bu konulara girmesi, daha doğrusu, onları metnin konusu yapması, çözümlemesi ender görülen bir durum. “Görsel sanatçılar hikâyeden, metinden uzak dursunlar; o işi yazarlara bıraksınlar” şeklinde bir algı mevcuttu modernizm içinde. Halen böyle düşünenler yok değil.

M.Y.: Modern süreç, her alanın özerk bir doğası olduğunu gösterdi; bu açıdan önemliydi. Uyarız ya da uymayız, öğrettiği bu gerçek halen zihnimizde. Meydana getirdiğimiz, uğraştığımız olgu ve şeyleri isimlendirme, çözümleme ve kavramlaştırma gibi bir huyumuz var. Tümel ve tikel kavramlarla sınıflama ve tanımlama yapıyoruz. Dil böyle doğmuş, gelişmiş. İletişim kurabilmek için,  felsefe, bilim ve sanat yapabilmek için buna mecburuz. Dili, dünya ve içerdiklerini açıklamak için yaratmışız ama görüldüğü üzere daha da karmaşıklaştırmış durumdayız. Ama bundan kaçış da yok. Ok yaydan çıkmış bir kere. Sanat nedir? Bilim nedir? Felsefe, estetik, siyaset, din nedir? Bunları birbirlerinden ayıran temel özellikleri nelerdir? Bu çokluk dünyasında, özerk denen şeyler birbirleriyle zorunlu, keyfî ve kasıtlı ilişkiler halinde. ‘Biz’in parçası olarak ‘ben’in yeri nerede? Ortaya çıkardığım nesne, nasıl bir şey? İnsan bunları merak ediyor. Yazma deneyimim bu merakın sonucu. Daha önce belirttiğim gibi, amacım felsefe yapmak değil. Ben yalnızca, meydana getirdiğim nesnelerin kavramsal boyutlarını, neliklerini merak ediyorum; gerek sanat tarihine gerek kendi işlerime bakarak, kendi kendimle tartışıyorum. Tabii, kendimle çeliştiğimin farkındayım. Sonuçta, bir şeyin neliğini merak ediyorsanız, ona ilişkin açıklama ve sorgulama yapıyorsanız,  felsefeye bulaşmışsınız demektir. Yani, kaçarken kendinizi felsefenin içinde buluyorsunuz. Bu, zorunlu ve doğal bir ilişki. Bereket versin, sanatçılık size bazı ayrıcalıklar sağlıyor. Yanıt veremediğiniz (ya da vermek istemediğiniz) durumlarda, “ben sanatçıyım, işimi yapar geçerim” diyebiliyorsunuz. Velhasıl, benimki ikircikli bir durum.

D.C.K.: Nietzsche’nin “sanatçılar entelektüel hafifsıkletlerdir” sözü geldi aklıma.

M.Y.: Yanlış anımsamıyorsam, Wagner’in karısına aşıkmış Nietzsche. Zikrettiğin sözün kıskançlıkla bir ilgisi var mı acaba? Şaka bir yana, doğru bir saptama gibi görünüyor. Bizim camia biraz öyledir. Bugüne kadar, filozofların (felsefeye öykünen yazarların değil, gerçek filozofların) dünyalarına dalan ve hesaplaşan çok az insan gördüm çevremde. Yapılan alıntılar genelde ikincil ağızlardan. Bu konuda ileri derecede okuyanların sayısı çok az. Aklıma gelen başlıca istisnalar Marcel Duchamp, Yüksel Arslan, René Magritte, Joseph Kosuth, Emre Zeytinoğlu…

D.C.K.: “Sanat dışı şeylerin sanatla bir ilgisi yok ama sanatçıyla ilgisi var” diyorsunuz. Sanat dışı şeylerden, özellikle de çirkin siyasetten uzak kalmak adına boya/fotoğraf, resim/heykel, modern/postmodern gibikonuları tartışmanın, bu konularda iş yapmanın zihinsel geyik muhabbetinden, çocukça bir oyalanmadan başka ne anlamı olabilir diyorsunuz. Kaçış veya direniş aracı olarak sanata nasıl bakıyorsunuz?

M.Y.: Sanatın kendine özgü bir doğası (özerk dünyası) var. Biçim, renk, çizgi, kütle, hacim, ses, ritim vs… Ancak sanatçı, işlerini sanat dışı bir ortamda yapmak zorunda. Sanatçılar olarak sesimizin en çok çıkması gereken şu günlerde genelde susmuş durumdayız. Kendi adıma, itiraf edeyim, korkuyorum. Ama dayanamayıp, sanatın neliğiyle uğraşırken kıyısından köşesinden toplumsal ve siyasal meseleleri de kurcalıyorum.

D.C.K.: Sakıncalı Çünkü Edepsiz diziniz (ve aynı adlı kitabınız) siyasal ortama dair net imgeler ve vurgular içerirken bir süre sonra bu biçim dilinden uzaklaştığınız görülüyor. Ancak Arkadaşlar‘ın üretim sürecini anlatırken günümüz siyasal ve üniversiter koşullara gönderme yaparak, “bu çalışmalar işte böyle saçma sapan bir ortamda yapıldı” diyorsunuz. İmgelere verdiğiniz isimler ilginç. Örneğin, iki fırçanın olduğu ikili bir tuvalin adını Bir Alevî ve Bir Sünnî koymuşsunuz. Diğerleri de benzer mantıkta: Bir Türk ve Bir Kürt, Bir İngiliz ve Bir Alman, Bir Rus ve Bir Oset… Buradaki temel kasıt sanat-hayat ilişkisine net bir vurgu. Arkadaşlar sonraki dönem çalışmalar olarak imgeleştirmesinde resim ve fotoğraf arasındaki ontolojik bir tartışmayı içerir gibi görünmesine rağmen üretildiği koşullara bakılınca ciddi bir politik duruş seziliyor. Çalışmaların sanatçısı olarak düşünceleriniz neler bu yorum hakkında?

M.Y.: Etnik ve dinsel kimlik üzerinden yürütülen siyaset yüzünden hepimizin canı yanıyor. Saçma sapan bir yerdeyiz. O isimleri kasıtlı ve rastgele koydum. Demek ki, bahsettiğin resimleri yaparken, eşzamanlı olarak hem resmin doğası hem de resim dışı bir konu olan kimlik meselesi meşgul ediyormuş zihnimi.

D.C.K.: Bu konuyu heymimreslerde de sürdürüyorsunuz: Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci, Bir Gey ve Bir Transseksüel, Bir Lezbiyen ve Bir Homoseksüel… İsimleri ve Heymimres kavramını düşününce, Baudrillard’ın trans-kültür tartışması geliyor aklıma. Yani ne olduğu tam belli olmayan bir kimliğe işaret eder Baudrillard; günümüz estetiğini de bu şekilde tanımlar. Bu isimleri verirken ne düşündünüz?

M.Y.: Baudrillard’ın birkaç kitabını okudum, sen söyleyince şimdi trans-kültür kavramını anımsadım; ancak o işleri adlandırırken trans-kültür kavramının aklıma bile gelmediğini belirtmeliyim. Az önce saydığımız kimliklere gey, transseksüel, lezbiyen ve homoseksüel terimlerini de ekledim, o kadar. İsimlerdeki çeşitlilik, yaşamın bir yansıması. Heymimreslerin birindeki kadın modelin ellerinin biraz büyük olduğunu fark edince, “hadi bunun adı da transseksüel olsun” dedik, güldük. Bir Gey ve Bir Transseksüel böyle adlandırıldı. Ondan sonra da Bir Lezbiyen ve Bir Homoseksüel geldi. Baudrillard’a gelince: Postmodern bir düşünür olarak görülüyor. Ama dikkatli bir okuyucu, aslında onun modern yapıtları daha çok sevdiğini; postmodern yapıtları ne idüğü belli olmayan ya da derinlikten yoksun şeyler diye aşağıladığını anımsayacaktır. En azından bende bıraktığı izlenim bu.

 D.C.K.: Günümüz estetiğinin trans-kültür olduğu düşüncesine ne diyorsunuz?

M.Y.: Bu, modernist yapıtlara özlemle söylenmiş bir söz gibi duruyor. Mondrian’dan Greenberg’e uzanan çizgiye bakın: “Resim kendini heykelsilikten ve metinsellikten kurtarmalıdır” deniyordu.  Bu mantıktan gidildiğinde, “her sanatsal tür kendi özüne yabancı unsurları atarak en saf hale gelmeli, kendi sınırlarını belirlemeli” düşüncesine ulaşılmıştı. Oysa pratik teoriye sığmaz. Mağara döneminden bu güne, kültür her zaman melezdir. Saflık bazı yapıtlarda başarılmış olsa da, genel olarak bakıldığında, tüm kültür(ler)e uygulanması ve sürdürülmesi mümkün değildir. Saf sanat, saf ırk kadar olanaksızdır, gereksizdir. Kültürel saflık, kültürel ensestlik demektir. Biyolojide olduğu gibi, zihinsel ensestlik de çürütücüdür.

 D.C.K.: Siz harekette bereket olduğuna inanan ve üretken bir sanatçısınız. Hatta, nesne üretmeyi sevdiğinizi, daha doğrusu, sevdiğiniz çalışma yönteminin sonunda mecburen nesnelerin ortaya çıktığını belirtiyorsunuz. Bu bağlamda kitabınızda işliğini bilgisayarına, taşınabilir belleğe sığdırabilen ya da tembellik hakkını kullananlara ne mutlu (!) diyerek ironik bir selam yolluyorsunuz; ama sanki burada bir ayrımı işaret ediyor gibisiniz. Sizce zihinsel ve fiziksel emek ayrı mı? Ayrıysa hangisi önem kazanıyor? Sanat açısından çalışmayı ve tembelliği nereye konumlandırıyorsunuz?

M.Y.: Eski Yunan’dan beri zihinsel ve fiziksel emek arasında bir ayrımdan söz edilir. Yapılan işlerin niteliği, işlerin belli bir hiyerarşiye göre sınıflandırılması bu ayrımdan yola çıkılarak yapılmıştır. Özgür sanatlar ve bayağı (hizmetçi) sanatlar ayrımın toplumsal (sınıfsal) bir arka planı vardı. Yunanlı ve Romalıların gözünde gramer, retorik, geometri ve astronomi özgür sanatlarken; dokumacılık, hekimlik, tarım ve teçhizat gibi el emeğiyle yapılanlar da bayağı (hizmetçi) sanatlar kapsamındaydı (resim, heykel ve mimarlık da teçhizatın alt dallarıydı). Resim ve heykelin üst sıralara yükselmesi 16. yüzyılda; bilim ve sanat kategorilerinin inşa edilmesi, 18. yüzyılda mümkün olmuştur. Beynin merkezî önemde olduğu elbette inkar edilemez. Ancak bu görüşün, temelleri eski Yunanda atılan ve yüzyıllarca süren aristokratik bir kibri anımsattığı, elleriyle üretim yapan ustaları incitici olduğu da bir gerçektir. Kavramsal sanatçıların el ve beyin ayrımını yeniden gündeme getirmeleri, ister istemez, bunu emek sömürüsünün gerekçesi olarak kullanan o eski geleneği anımsatıyor. Bazı sanatçıların şu sıralar bu kibre kapıldıklarını görüyorum. Geleneksel ustalığa sahip olup da buna başvurmayan sanatçıları anlarım. Ancak bazıları kendi çapsızlıklarını maskelemek için sarılıyorlar bu iddiaya. İşin doğrusu, zihinsel emek ve bedensel emek ayrı şeyler olsa da, birbirinin karşıtıymış gibi görmekten vaz geçmeliyiz. Kaldı ki, düşünme ve kavram yaratma da bir beceri türüdür. Zihinsel, nihayetinde bedenseldir. Beden derken, insanın tüm varlığını kastediyorum. Düşünme, hayal kurma, plan yapma ve yaratma beden dışı yetenekler değildir.

D.C.K.: Zihinsel emek ile bedensel emeğin birbirine karşıtmış gibi görünmemesi gerektiği düşüncenize katılıyorum. Zihinsel emek, sizin vurgunuzdaki gibi, bedene ait organ olan beyinden türese de, görünmez bir emek olduğu için arka plana atılması çok kolay oluyor sanki. Yani, dikkatli olmakta yarar var. Günümüz sanat piyasasında olduğu gibi, görünmeyen yok sayılıyor. Gariptir insanlık tarihi görünmeyenlerin üzerinde yükseliyor ama hiçbir metin ya da kitap bu görünmeyenlere değinmiyor; tanımı üstünde, ‘görünmeyenler.’ Bu ayrı bir tartışma konusuna uzanıyor. Ancak, net bir ayrım yaparak, “geleneksel ustalığa sahip olup da buna başvurmayanları” anladığınızı belirtiyorsunuz. Bazılarının, ustalık konusundaki çapsızlıklarını örtbas etmek için “biz kavramsallığı ustalığa tercih ediyoruz” demelerini eleştiriyorsunuz. İyi ama, tersi de mümkün değil mi? Yani, sanatçı geleneksel ustalığı kullanarak zihinsel çapsızlığını gizleyemez mi?

M.Y.: Elbette, madalyonun bir de o yüzü var.

D.C.K.: Hatta sanatın asıl kaynağını unutmaya daha yakın olan sanki geleneksel ustalıkmış gibi geliyor. İşin az üretilmesi ya da reddi, sanatın terk edilmesine varan yolda Duchamp, buna karşı çıkmamış mıydı?

M.Y.: Evet öyleydi. Ama bir süre sonra, kavramsallık da tıpkı geleneksel ustalık gibi normalleşti, alışkanlık haline geldi. Duchamp ve izinden gidenler güya estetik denen değer kalemini sanattan kovmak istemişlerdi. Ancak görünen o ki, bu eğilim de kendi estetiğini yaratmış durumda. En nihayetinde, nitelikli yapıt bir şekilde kendini gösterir.

 D.C.K.: Çalışma ve ‘tembellik hakkı’ meselesine gelirsek…

 M.Y.: İtiraf edeyim, bu konuyu derinlemesine pek düşünmedim. Kandi adıma, bir şeylerle meşgul olmazsam sıkıntıdan ölüyorum. Konularımı, tarzımı ve malzememi kendim seçiyorum (ya da öyle olduğunu sanıyorum). Sistemi yönetenlerin siparişlerini yerine getirmek için çalışmak zorunda olmak ne kötü! Tembellik Hakkı‘nın yazarı Lafargue buna dikkat çekmişti. Konunun sanatla ilgisine gelirsek: Maurizio Lazzarato’nun Marcel Duchamp ve İşin Reddi adlı kitabı da benzer saikler üzerine kurulmuş. Ama Duchamp, “maalesef çalışmaksızın yaşama hakkımız yok” diyor. Sistem böyle kurulmuş. Sistemin, özgür yaratıcılığı mümkün kılacak şekilde dönüştürülmesi gerekiyor. Bu konuda, yani işin reddi konusunda, asıl senin konuşman lazım; ne de olsa bir sanatta yeterlik tezi yazıyorsun. Belki bu konudaki görüşlerini bir başka sefer paylaşırsın bizlerle.

D.C.K.: Heymimres üzerine gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi bile Heymimres’in sadece kütle/yüzey, resim/fotoğraf, kavramsallık/ustalık gibi tartışmalarla kalmadığının göstergesi gibi, okudukça bir yerlere dokunuyor ve tartışılası başka başka kanallar açılıyor. Bu bağlamda sürecinizi bizimle paylaşırken ve bize mutfağınızı açarken, birçok noktayı sorgulamaya davet ediyorsunuz. Süreci açıkça paylaşan bir metin olarak kitabınızı Heymimres dizisinin bir parçası, bir gibi gördüğümü belirtmek isterim.

M.Y.: Kitap, iki yıldır çalıştığım o dizinin son altı ayında ortaya çıktı. Evet, o da dizinin bir parçası. Ancak, dizi içindeki diğer çalışmalar gibi kendi özerkliği var. Kitap basıldı ama dizi devam ediyor. Dizideki en iyi işlerden biri kitap dışında kaldı. Keşke yeni işleri de kitaba koyabilseydim, ama geçmiş olsun. Yaşam böyle bir şey değil mi zaten? Pratik deli doludur, teoriye göre ilerlemez. Mızrak çuvala sığmaz.

xxx

(Bu söyleşi daha önce EK Dergi’de yayımlandı: http://www.ekdergi.com/heymimres-nelik-ve-kimligin-diyalektigi/)

Reklamlar