FORM, BİÇİM

Mehmet Yılmaz

Form ve biçim… Çok eski zamanlarda, birbirinden çok uzak topraklarda yaşayan insanlarca yaratılmış iki sözcük. İlki Latince, diğeri Türkçe kökenli. Bugün hem ilk anlamlarını koruyorlar, hem yeni anlamlar eklenmiş durumdalar; yanı sıra birbirleriyle anlamdaş ya da arkadaş sayılıyorlar.

Biçim sözcüğü eski Türkçe bıç fiil kökünden türemiş. Mastar hali, bıçmak. ‘Kesmek’, ‘parçalara ayırmak’ demek. Bir şeyi kestiğimiz zaman, onun biçimini (dolayısıyla görünüşünü) değiştirmiş oluruz. Bu açıdan, bıçmak fiilinin ‘biçim (şekil) vermek’ anlamını da içerdiği söylenebilir. Bu kök günümüz Türkçesindeki bıçak, bıçkı ve bıçkın sözcüklerinde halen yaşamakta. Babam testere yerine bıçkı der.

Bıç zamanla incelerek biç haline gelmiş. Bıçmak ve biçmek, aynı anlamda. Biçki, biçim ve biçem sözcükleri biç üzerinden yürümüş. Biçki sözcüğünü duyunca terzilik mesleği geliyor aklımıza. Terzi kumaşı biçerek ve dikerek ona biçim verir. Bu eylemi de kendine özgü yapar. İşte, bireye özgü o edime biçem (tarz, üslup) diyoruz. Terzi işini yaparken kağıt kalıplar (ana modeller, örnekler) kullanır.

‘Kalıp’, ‘model’ ve ‘örnek’ kavramları Latince forma sözcüğünde de içerilidir. Forma bugün İtalyanca ve İspanyolcada aynı şekilde yazılıp okunuyor. Minik harf değişiklikleriyle de Batı dillerine, Rusçaya ve derken diğer birçok dünya diline geçmiş.

Sanat ve felsefe bağlamında, biçim ve form sözcüklerini (kökleri ne kadar farklı olursa olsun) anlamdaş kabul edenlerdenim. Tabii bu konuda herkes aynı görüşte değil. Kimileri bunların ayrı şeyler olduklarını, biçimi form’un Türkçesi olarak kullanmamak gerektiğini, form sözcüğünün oturmuş bir anlamı olduğunu iddia ediyor.

Sözcüklerin anlamları konusunda tereddüt çıktığında en kestirme yol iyi bir sözlüğe bakmaktır. Elimdeki İngilizce-Türkçe sözlüklerde “Form (n.): biçim, şekil” denmiş (sonra, diğer anlamları sıralanmış). Fransızca-Türkçe sözlükte de durum aynı.

Tabii, sözlükler bazen tam tatmin edici olamıyor. Örneğin, shape’in karşılığı da ‘şekil’ ve ‘biçim’ diye verilmiş. Bu durumda metnin bağlamına bakılıyor. Çevirilerde, genelde form’a biçim, shape’e şekil deniyor. Örneğin, Jameson’ın Marxism and Form adlı kitabı Marksizm ve Biçim diye çevrilmiş. Yine, form and content terimleri ‘biçim ve içerik’ diye çevrilmiş ve yerleşmiş durumda. ‘Form ve içerik’ diye kullanan var mı, bilmiyorum.

ODTÜ ve HÜ Felsefe Bölümlerinden tanıdıklarımla konu hakkında görüştüm. ODTÜ’nün eğitim dili İngilizce olduğu için form sözcüğü dillerine yerleşmiş durumda (Türkçe metin yazarken duruma göre, biçim de diyorlar form da). HÜ’deyse genelde formdan ziyade biçim tercih ediliyormuş.

Madem felsefenin kıyısına geldik, ayaklarımızı biraz ıslatalım:

Bugün kullandığımız form sözcüğünün eski Yunancada doğrudan bir karşılığı yoktu. Duruma göre idea, eidos ve morfi sözcükleri kullanılırdı. İlk ikisinin kökü idein (görmek) fiiliydi. İdea, ‘zihinsel tasarım’, ‘görünüş’, ‘düşünce’; eidos ise ‘tür’, ‘öz’, ‘görünüş’ demekti. Morfi de ‘duyusal dünyadaki somut dış yapı’, ‘görsel biçim’ anlamındaydı.

Platon’a göre idea ve eidos (küçük istisnalar hariç) eşanlamlı sayılırdı. Bu kavramlar (özellikle idea) yaşadığımız dünyadaki hem canlı ve cansız varlıkların, hem iyi, erdem ve doğru gibi soyut değerlerin, hem üçgen, daire ve dörtgen gibi geometrik biçimlerin aşkın dünyadaki değişmez ve yetkin özlerine işaret ediyordu. O özler (idealar), insan bilincinden bağımsız, öncesiz ve sonrasız, mükemmel, özgün (asıl, hakiki, ölümsüz) varlıklardı. Örneğin, bu dünyadaki tüm köpekler ‘köpek ideası’ndan pay alan (ve maddeleşmiş biçim olarak görünen) taklitlerdi. Tüm köpekler farklı büyüklük ve türde olsalar da, köpek ideası tek, değişmez, mutlak ve bölünemez özellikteydi. Diğer tüm idealar da öyleydi. Özetle, Platon felsefesinde idea (her ne kadar idein [görmek] fiilinden türemiş olsa da) gözle görülemeyen (diğer duyularla da algılanamayan), maddî olmayan, ancak akılla kavranabilen bir varlıktı; aşkın ve mükemmel düşünceydi. İdeaların aşkın dünyası, onların tekil taklitlerinin bulunduğu maddî dünyadan bağımsızdı.

Platon’un Devlet kitabındaki ‘mağara benzetmesi’ ve ‘üç sandalye’ karşılaştırması idealar öğretisine iki güzel örnektir. Mağara benzetmesini herkesin bildiğini varsayarak ‘üç sandalye’ karşılaştırmasına değineceğim (Bazı çevirilerde ‘üç yatak’, bazılarında ‘üç sedir’ denmiş). Filozof 10. Bölüm’de, Tanrı, marangoz ve ressam tarafından yapılan üç farklı sandalyeden söz eder. İlki, mükemmel (maddî olmayan, asıl, ideal) sandalyedir. Marangozun ağaçtan yaptığı sandalye ise ilkinin bu dünyada görülebilen ve dokunulabilen taklididir. Ressamın bu sandalyeye bakarak yaptığı üçüncü sandalye ise taklidin taklididir (Joseph Kosuth’un Bir ve Üç Sandalye adlı yerleştirmesini [buna dair bir açıklamasına rastlamadım ama] büyük olasılıkla bu karşılaştırmalı örnekten ilhamla yaptığını tahmin ediyorum).

Aristoteles’in bakış açısı hocası Platon’dan farklıydı. Platon’da akıl belirleyici, duyular ikincilken; Aristoteles’te duyular başlangıç, akıl tamamlayıcıydı. Hoca, bilginin imkânını aşkın ilkeler üzerinden temellendirmişken, öğrenci varlığın neliğini ve ilkelerini tekil varlıkların yapısı içinde düşünüyordu. Aristoteles’e göre, gerçek varlık (ousia) yeryüzündeydi. Varlığı  açıklarken idea’dan ziyade eidos kavramını tercih ediyordu. Eidos aşkın bir dünyada değil, bizzat hüle’nin (maddenin) içindeydi, maddeye nüfuz etmiş haldeydi. O, belirsiz bir maddeyi nesne kılan belirleyici öz (tür) demekti. Ne maddesiz bir öz, ne de özsüz bir madde mümkündü. Öz, eidos, maddedeki gizilgücü gerçekliğe taşıyan, ona biçim (morfi) veren ilkeydi. Aristoteles, yaşadığımız dünyadaki (canlı ve cansız) kusurlu şeylerin, ‘idea’ denen mükemmel varlıkların taklitleri olmadıklarını; ancak, bir şeyin özünün onun her örneğinde doğuştan var olduğunu düşünüyordu. Örneğin, köpeklik yalnızca tüm köpeklerin paylaştıkları aşkın ortak özellik değil; her köpekte doğuştan var olan bir özellikti. Özetle, canlı ya da cansız her türlü varlık, hüle (belirsiz madde), eidos (belirleyici öz) ve morfi (biçim, şekil) denen özelliklerin bir bileşimiydi.

Peki, Platon ve Aristoteles form sözcüğünü hiç kullanmadıkları halde, onlarla ilgili felsefî metinlerde bu kavram neden hep karşımıza çıkıyor? Çünkü sonraki süreçte devreye başta Cicero ve Seneca olmak üzere Romalı düşünürler girmişti. Romalılar kendi dillerindeki forma sözcüğünü zamanla idea, eidos ve morfi sözcüklerini karşılamak için kullandılar (Bir taşla üç kuş!). Yanı sıra, kendilerinden önce Latinceye katılmış olan Yunanca idea sözcüğünü kullanmayı sürdürdüler. Önceden günlük yaşamda ‘kalıp’ (ayakkabı kalıbı, döküm kalıbı, biçimlendirici, sınırlayıcı…) anlamına gelen forma sözcüğü, böylece, hem eski anlamını korudu, hem felsefi bir derinlik kazandı. Platon’un  idealar öğretisi Latin düşünce geleneğinde formarum doctrina (formlar öğretisi) olarak adlandırıldı. Bu arada, Yunanca morfi (biçim, şekil) sözcüğünü karşılamak için genelde figura, zaman zaman da yine forma sözcüğü kullanıldı. Sonuçta, forma’nın anlamı çoğalıp genişledi.

Romalılar Platon ve Aristoteles’i sevdiler. Hıristiyanlığı kabul etmeden önce başlangıçta Aristoteles’e biraz daha yakınlık duymuş olabilirler mi acaba? Romalılar bu dünyaya dönük ve uygulamacı insanlar oldukları için geldi aklıma bu soru. Resim ve heykellerinin Yunan öncüllerine göre daha gerçekçi görünmesinin nedeni de yine bu özellikleriyle bağlantılı olsa gerek (Bu konuda bir araştırma yapmak iyi olabilir).

Orta Çağ’da forma kavramı Aristotelesçi ontoloji üzerinden Hıristiyanlığa uyarlandı. Bu çerçevede insan ruhu, bedene sonradan eklenen bir töz değil, bedeni canlı ve anlamlı kılan forma (maddeye can veren öz) olarak düşünüldü. Bu düzeni mümkün kılan ise Tanrı’ydı: Değişimden ve maddeden tümüyle bağımsız, forma pura (saf form)  ve actus purus (saf edim). Diğer formalar Tanrı’dan bağımsız değildi; ancak, Tanrı’ya indirgenmiş, onunla özdeşleştirilmiş varlıklar da değildi.

Modern dönemde form kavramı dünyevîleşti; Kant’ta insan zihninin çalışma ilkesi, Hegel’de tin’in tarih içinde kendini gerçekleştirme hareketi, Marx’ta ise toplumsal ilişkilerin özü (çelişkili yapısı) olarak düşünüldü.

Merak eden, kavramın macerasını daha ayrıntılı bir şekilde inceleyebilir. Anlaşıldığı üzere, form kavramının tek bir anlamı yok. Hem bahsedilen bağlam ve konuya, hem onu kullanana göre değişiklik gösteriyor.

Sanat konusuna gelirsek: Konuyu kuramsal konulara kafa yoran besteci ve viyolacı Nejat Başeğmezler’e açtım. “Bizim camiada biçim ve form sözcükleri aynı anlamdadır. Bu kavramlar bestenin yapısıyla, yani, ses birimlerinin (notaların) şu ya da bu yükseklik, aralık ve hızlarda bir araya gelişleriyle, zaman ve mekâna yayılışlarıyla ilgilidir. Örneğin konçerto, senfoni, caz, şarkı ya da türkü biçimlerini düşünebilirsin” dedi. Bir de mimarlık, roman, şiir, tiyatro, dans ve bale gibi türler var; ama itiraf edeyim, hepsi birden boyumu aşıyor. Bu türlerin temsilcilerini dinlemek, görüş alışverişinde bulunmak, örnekler üzerinden derinlemesine tartışmak gerek. Biz şimdilik kendi alanımızla yetinelim: A World of Art ve The Art of Seeing adlı hacimli kitapların her ikisinde de form iki farklı başlıkta ele alınmış:

Form and Content” başlığında, form için, “ilk bakışta görülen şey”, […] “malzeme, teknik, çizgi, benek, imge, renk, konu ve biçem gibi maddî ve görsel unsurlardan oluşan bir kompozisyon” denmiş (Bu başlığı, birçokları gibi “Biçim ve İçerik” diye anlıyor ve çeviriyorum).

Form and Shape” başlığındaysa, form için “üç boyutlu varlıkların kütlesel ve hacimsel yapısı; varlıkların dış görünüşü, yapısı”; shape için de “sınırları yükseklik ve genişlikle ölçülen yüzeysel alan; iki boyutlu imge; bir nesnenin dış görünüşü; hacimsiz biçim” açıklaması yapılmış (Bu başlığı da “Biçim ve Şekil” diye anlıyor ve çeviriyorum).

Aslında hiçbir şey kesin değil. İngilizce konuşanların günlük dilde form ve shape sözcüklerini (tıpkı bizdeki biçim ve şekil gibi) rahatlıkla eşanlamlı kullandıklarına belki siz de şahit olmuşsunuzdur. Hatta, akademik çevrede bile görülür bu kullanım. Bir elmanın, bir heykelin ya da tuvaldeki bir imgenin biçimi ya da şekli dendiğinde ne kastedildiğini anlarız.

Düşünmeyi sürdürelim: Picasso’nun biçimleri parçaladığından söz edilir. Nerede parçalamış onları? Resim yaptığı yüzeyde. Yani, biz öyle görüyoruz. Belki birileri “biçimleri önce zihninde, sonra yüzeyde parçalamış” diyebilir. Sanatçının zihnindeki süreç bize karanlık. Biz yalnızca sonucu görüyoruz. Bu arada, parçaladığı o şeyler acaba Platoncu içerikte mi? Elbette hayır. Çünkü onun felsefesinde insan, keman ya da bardak ideası (yani, form, biçim) parçalanamaz. Picasso’nun da zaten o taraklarda bezi yoktu. Kübizmi felsefe ya da geometri ile açıklama girişimlerine ‘yalnızca edebiyat’ deyip geçiyordu. Karşımızda gördüğümüz, aşkın değil, iki boyutlu fiziksel bir alandır. Biçim ve şekil ayrımını belirtmek için, bir kübist resimde ‘biçimlerin parçalanarak şekillere dönüştürüldüğü’ söylenebilir belki. Ama Picasso’nun gözünde, resmindeki nesne ve figür görüntüleri ne kadar parçalanmış olursa olsunlar, birer biçimdi. Yine, Maleviç’in tuvale kondurduğu o siyah ‘hacimsiz kare’ye ne demeli? Biçim? Şekil? Yazdığı metinlerde ‘biçimin sıfır noktası olarak kareye sığındığı’dan bahsetmiş. Yani, kare ve daha sonra devreye giren yassı üçgenler, daireler, dikdörtgenler onun gözünde saf biçimler idi (Platon görseydi, muhtemelen bunları çok severdi). Bu tip resimlerde, biçim ve şekil kavramları kısa devre yaparak tek bir şey haline gelmiş gibi görünüyor. Yani, ben öyle anlıyorum.

Resimde bazı biçimler hacimsiz-kütlesiz, bazı biçimler de hacimli-kütleli görünür. Tabii, resimde bir varlığın kütleli ve hacimliymiş gibi görünmesi bir yanılsamadır. İmge yassı bir alanda olduğundan, gerçek bir hacim ve kütleden söz edilemez. Öyle olsa bile, o hacimliymiş gibi algılanan şeyin bir yanılsama olduğunu görmezden geliriz; ‘tuvaldeki biçimler’den söz ederiz. Çünkü resmin dünyası budur. Eğer yüzeye gerçek nesneler yapıştırılmışsa, bu durumda, o resim heykel dünyasına adım atmış demektir. Hacim ve kütle gibi nitelikler gerçek anlamda ancak heykel, çanak çömlek, bina ya da diğer gerçek nesnelere özgüdür. Bu tip yapıtlar üç boyutlu mekânda yer kaplayan üç boyutlu nesnelerdir; kütle ve hacimleri gerçektir. “Şekil ille de iki boyutludur” diye ısrar edilirse, bu durumda, en yassı heykelde bile şekilden söz edilemez. Of, sıkıntılı konular bunlar. En kestirme çözüm, sorunu yok saymak ya da fazla kurcalamamak gibi görünüyor. Ama ne mümkün, kurcalamadan duramıyoruz! İki arada bir derede anlaşmaya çalışıyoruz. Wittgenstein “en iyi dil günlük dildir” derken belki de haklıydı.

Form (ve ondan türetilen birçok sözcük) Türkçeye geçmiş durumda. Normaldir. Hiçbir dil saf değil. Olamaz da. Toplumları geçtik, yan yana duran taş ve demir arasında bile bir enerji alışverişi olur.

(Bu arada, forma  sözcüğünün zaman içinde Yunancaya da girmiş olduğunu; ancak, Platon ve Aristoteles’in günümüzdeki torunlarının dilindeki anlamıyla modern Batı dillerindeki anlamının tam örtüşmediğini; genelde, felsefî derinlik kazanmadan önce Latincedeki teknik içeriğiyle kullanıldığını öğrendim.)

Sonuç:

Platon, Aristoteles, Cicero, Seneca, Kant, Hegel ve Marx’tan bu yana köprünün altından çok sular aktı. Kökleri bilelim, tamam; ancak bu, söz konusu kavramları birebir onların yükledikleri içerikte kullanmak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. Kaldı ki, gördük, o düşünürlerin de kendi aralarında görüş ayrılıkları vardı.

Biz bu çağda yaşıyoruz. Farklı bakış açılarımız ve uygulama yöntemlerimiz var. Bir düşünceden yola çıkarak bir sanat yapıtı (bir nesne, görüntü) meydana getirebiliriz. Ama öte yandan, bize ilham veren bir sanayi nesnesine ya da kayaya düşünce (anlam) yükleyebiliriz. Yani, ilham kaynağı düşünce de olabilir, nesne de. Bazı biçimler zihnimizdedir, başkaları tarafından görülemez, dokunulamaz; ama bazı biçimler de herkesin gözlerinin önündedir, dokunulması mümkündür.

Özetle, ister idealist ister maddeci felsefe bağlamında, ister resim, heykel, film ya da müzik alanında olsun, birçokları gibi form ve biçim sözcüklerini eşanlamlı kullanıyorum. Hesapsızca, ağzımdan bazen biri çıkıyor, bazen diğeri. Ama bir metin yazarken ya da çevirirken, dil tutarlılığı adına, ‘biçim’i ‘form’un Türkçesi olarak düşünüyorum. Çünkü kendimi ona daha yakın hissediyorum.

Bir insan öyle diyor, öyle kabul ediyor, öyle konuşuyor ve yazıyorsa, “beni böyle anlayın; şu sözcüğü falanca sözcükle anlamdaş kullanıyorum” diyorsa, dinleyici ve okuyucu da (gıcıklık yapmayıp) o niyeti dikkate alıyorsa, sıkıntıyı aşma yolunda iyi niyetli bir adım atılmış demektir. Ama bu, sorunun mutlaka aşılacağı garantisini vermiyor. Çeviriyi geçtik, aynı dili konuşan insanların zihinlerinde bile o dildeki kavramların aynı biçim ve anlamda canlandığı söylenebilir mi?

***

Metni bitirdikten sonra rüyamda Picasso’ya benzer ak sakallı birini gördüm. Aklımda kaldığı kadarıyla, “Böyle şeylerle kafanı meşgul etme. Sen işine bak. Bırak bu konularla felsefeciler, eleştirmenler ilgilensin. Sanatçının asıl işi biçim hakkında düşünmek değil, biçim yaratmaktır. Yaratma ise eylem anında gerçekleşir” dedi. Yanıt veremeden uyandım.

Onu tekrar görürsem şöyle diyeceğim: Üstat haklısın, filozof ve eleştirmen biçim hakkında düşünür. Sanatçı ise yaratma sürecinde, biçim içinde düşünür. Bu hepimiz için geçerli. Yapıtlarımız biçim haline gelmiş, somutlaşmış düşüncelerdir. Ancak ben yalnızca sanatçı değil, aynı zamanda öğretim üyesiyim. Uygulamalı derslerin yanı sıra bir ara Sanat Kavramlarına Giriş dersi verdim. Halen modern ve postmodern sanat konularında derslerim var. Sanat hakkında düşünmek, yazmak ve paylaşmak hoşuma gidiyor.

***

KAYNAKLAR

Aristoteles, Metafizik, Çev. Lale Levin Basut – Saffet Babür, BilgeSu Yayıncılık, 2023.

Aristoteles, Fizik, Çev. Saffet Babür, YKY, 2023.

Buckingham, Will (ve Diğerleri), Felsefe Kitabı, Çev. Emel Lakşe, Alfa Basım Yayım, 2011.

ChatGPT ve Gemini (verdikleri bilgiler gerçek kaynaklar üzerinden çapraz sorgulamalarla kontrol edildi)

Güçlü, B., E. Uzun, H. Yolsal (haz.), Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 2002.

Plato, The Republic, Translated by B. Jovet, ShareBooks, 2003.

Platon, Devlet, çev. Cenk Saraçoğlu – Veysel Atayman, Bordo Siyah, 2005

Sayre, Henry M. A Worl of Art, Pearson-Printice Hall, 2004.

Yılmaz, Ayşe Nahide – Mehmet Yılmaz, Sanat ve Kavramlar, Ütopya Yayınevi, 2023.

Zelanski, Paul & Mary Pat Fisher. The Art of Seeing, Pearson-Printice Hall, 2005.