Mehmet Yılmaz
13.08.2026
Babam öldü (12. 07. 2026). Annemi veremden kaybettiğimde 10 yaşındaydım. Şimdi babam da gitti. Resmî kayıtlara göre 87 yaşındaydı ama gerçekte 90’ın üzerindeydi.
Emekli olduktan sonra çalışmayı bırakmış, kahvehanede arkadaşlarıyla takılmaya başlamıştı. Amaçsızdı. Okey döndürmekten başka bir meşguliyeti yoktu. Önce yürümeyi, sonra ayakta durmayı bırakmış, beli iyice bükülmüş; derken, yatmaya başlamıştı. Belirgin bir hastalığı yoktu. Sanırım içgüdüsel olarak öte dünyaya hazırlanıyordu. O hâliyle bile namazını kaçırmamaya özen gösteriyordu. Son dört yıldır ise yatalaktı. Sağ olsun, annem (analığım) bakıyordu babama. Mut’a her gidişimde onu bir deri bir kemik görmek içimi acıtıyordu. Sonunda kendi de kurtuldu, annem de…

Anonim, Babam ve Ben, ykl. 1968, fotoğraf, 10×8 cm. Annem sigaradan nefret ederdi. Babamın sigarayla poz vermesine çok sinirlenmişti.
Babam babasının yüzünü hiç anımsamadığından yakınırdı hep. Çok küçük yaşta kaybetmiş onu. Bir fotoğrafını bile bulamamış. Çocukları olmayan amcası Hüseyin ve karısı Havva büyütmüş küçük Veysel’i. İlkokul ikinci sınıftan ayrılmış; kısa bir süre Balkusan yaylasında büyüklerin yanında çobanlık yapmış, kaval yapıp çalmasını öğrenmiş; sesini keşfedip türkü çığırmaya başlamış; derken, bir altın bilezik edinmesi için bir marangozun yanına çırak verilmiş.
10 yaşlarından itibaren namaz kılmaya, oruç tutmaya başlamış. Birkaç yıl sonra, bir kızın dolduruşuyla, bir erkeklik göstergesi olarak sigara ve rakı girmiş hayatına. Arkadaşlarının anlattığına göre, içki masasındayken eğer bir ezan sesi işitilirse, “arkadaşlar siz devam edin, ben namazımı kılıp hemen dönerim” dermiş! Sesi çok güzeldi babamın. Kırık havalardan ziyade uzun havalara yatkındı. Aşık Veysel, Ali Ekber Çiçek, Neşet Ertaş, Mükerrem Kemertaş, Turan Engin, Can Etili, Neriman Altındağ Tüfekçi, Belkıs Ünlüses, Sami Kasap, Nuri Sesigüzel ve Malatyalı Fahri’yi severdi. Sesi ve tarzıyla, özellikle Malatyalı Fahri’ye özenirdi. Arada bir şarkı ve gazel okuduğunu anımsıyorum. İnsanların onu dinlemekten, onun da yeteneğini göstermekten hoşlandığını anımsıyorum. Dediğine göre, bir plak şirketi sesini kaydetmek istemiş; ancak, amcası “oğlum, sesini satmak haramdır” deyince onu kıramamış, teklifi reddetmiş. Ama içinde bir uhde olarak kalmış maaşlı ses sanatçılığı. Gerek TRT kadrosunda gerek serbest piyasada çalışan türkücüleri TV’de izlerken imrenir, “ne güzel, hem türkü söylüyorlar hem para kazanıyorlar” derdi.

Mehmet Yılmaz, Horlayan Baba, 1985, kâğıda çizim, 27×21 cm. Gazi’de öğrenciyken, babamdan çizdiğim portrelerden biri.
Uzunca bir süre başka marangozların yanında çalıştı işçi olarak. 5-6 yaşlarımdan itibaren kereste kokulu o ortama aşina oldum. Aklımda kaldığı kadarıyla, babam bisikletinin ön tarafına yaptığı bir kutunun içinde taşırdı beni. Ben ortaokuldayken kendine küçük bir marangoz işliği kurdu. Mesleğinden bahsederken “benim sanatım” derdi. Zanaat ve sanat ayrımından habersizdi. Ustalık ve sanatçılık aynı şeydi onun için. İşini büyütmeyi asla düşünmedi. Hep kıt kanaat geçindi.
O yoksul haliyle öz annemden üç, üvey annemden dört çocuk yaptı. “Yaratan Allah rızkını verir” derdi. Aklımda kaldığı kadarıyla, benim hakim, Ali Rıza’nın müftü, Celal’in doktor olmasını isterdi. Demek ki Mut’taki en önemli kişiler hakim, müftü ve doktormuş onun gözünde. Oysa, çocuklarının geleceği konusunda tam bir “saldım çayıra, mevlam kayıra” plansızlığı içindeydi. Sonuçta yalnızca ben okuyabildim; hakim değil, sanatçı ve öğretim üyesi oldum. Ali Rıza ilkokuldan sonra Ankara’ya taşınarak bir bağlama ustasının yanında çalıştı; kendi bağlama işliğini kurdu; albümler çıkardı, ‘usta öğretici’ oldu. Celal, Ayşe, Ahmet, Aynur ve Havva da yine ilkokuldan sonra okumadılar…
Üniversite için Mut’tan ayrılmadan önceki süreçte bir yandan da marangoz işliğinde babama yardım ettim, işi öğrendim. Babam ilk ustam oldu. Marangozluk demek, ilgili aletleri kullanmayı bilmek, ağaca biçim vermek demekti. İlk heykellerimin ağaçtan olmasının tek açıklaması bu olsa gerek.
Düşünce ve ideallerini bilmese de babam Atatürk’e saygılıydı. Hep sağ partilere oy verdi (Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Ak Parti). İçine fırlatıldığı geleneklere uydu; aile büyüklerine ve imamlara sorgusuz sualsiz inandı, itaat etti. Ezberlediği surelerin anlamlarını bilmeksizin ibadet etti. Ben ise “arkadaşlar, okuyun, araştırın; aklınıza yatmayan hiçbir şeye inanmayın; kendi yolunuzu çizin” diyen Atatürkçü ilkokul öğretmenime kulak verdim. Sonrasında, biraz daha sola kaydım. Sezgilerim beni oraya yönlendirdi. Elbette babamı çok seviyordum; ama eleştirel düşüncenin, bilim ve sanatın açtığı yolda yürümeyi tercih ettim. Bu yüzden, aynı tabağa kaşık sallasak, aynı işlikte çalışsak da ergenlikten itibaren zihinsel yolculuğumuz ayrıldı. Hiç gereği yokken, siyasal konuların yanı sıra dinsel konuları bile tartışmaya giriştim. 12 Eylül 1980’deki askerî darbe öncesinde bir ara onunla aynı sofraya bile oturmadım. Baktım olacak gibi değil, sonunda pes edip (inançlarımdan taviz vermeksizin) atletimi beyaz bayrak yapıp tekrar sofraya yanaştım tabii!

Mehmet Yılmaz, Marangoz Veysel Usta, 1997, boyanmış polyester, 41x31x24 cm.
Babam bir ara Mut’tan Ankara’ya ziyaretime geldiğinde iki gün poz vermişti.
Mut’tan ayrılıp üniversiteye başlama zamanım geldiğinde, babam “oğlum gitme, boşver; geç şu işin başına; Allah rızkımızı verir; gidersen sana para yollayamam” dedi. Okumama karşı olduğu için değil, gerçekten de para gönderemeyecek kadar yoksul olduğu için öyle demişti. Nitekim tüm öğrenciliğim boyunca yalnızca iki kez para yollayabildi. Hafta sonları ve yazları çalışarak bir şekilde ayakta kaldım.
Son Kurban Bayramı’nda gördüğümde iyice erimişti. Tanıyamamıştı beni. Ölmeden on gün önce Mersin Şehir Hastanesi’ne kaldırılmış; Ankara’dan gidip görmüştüm. Durumu biraz düzelmiş, mavi gözlerindeki ışık tekrar canlanmış, taburcu edilmişti. Meğer onu son görüşümmüş. Son nefesini verdiğinde, biz ailece yurt dışındaydık. Acı haberi tam dönüş günü aldık. Arabayla gittiğimiz, dolayısıyla yolculuğumuz üç günü bulacak olduğu için cenazenin bekletilmemesinin doğru olacağına karar verdik. Annem, kardeşlerim ve akrabalarım gömdüler onu.
Babacığımın bedeni gitti, anıları ve imgeleri kaldı. Onun yaşayan parçalarından biriyim. Mavi gözleri gözlerimin önünde, sesi kulaklarımda. İmgelerin çoğu zihnimde, bir kısmı kâğıt ve tuvallerde, biri büst biçiminde.
***
Marangoz Veysel Usta, ilk ustam, iyi ki annemle bir olup bana can verdiniz. İyi ki babamdın. Kavgalarımızı bile özledim şimdiden…

Mehmet Yılmaz, Bir Cin Taslağı, 2007, tuvale yağlıboya, 140×120 cm.
Cin.s.el Şeyler dizisinden Sakıncalı Çünkü Edepsiz dizine geçiş aralığında çıkan resimlerden biri.

Mehmet Yılmaz, Veysel ve lesyeV (İkizler dizisinden), 2012, sol, tuvale dijital baskı; sağ, tuvale yağlıboya, 150×197 cm

Mehmet Yılmaz, Post-Portre-HMVS (Buluşma), 1963-2019, tuvale yağlıboya, 200×300 cm + uygun bir çiçekli saksı. 1963’te çekilmiş eski ve yıpranmış bir siyah beyaz fotoğraf ile 2018’de çekilmiş bir renkli fotoğraftan yola çıkarak yaptığım bu işte 3 yaşındaki kızım Sezan’ı, 1 yaşındaki kendimi, 22 yaşındaki babam Veysel’i ve 65 yaşındaki dedem (aslında büyük amcam) Hüseyin’i bir araya getirdim. Bittikten sonra, tuvali şasisinden çıkarıp yukarıdan sallandırmaya ve önünde gerçek bir çiçekli saksıyla sergilemeye karar verdim.

Mehmet Yılmaz, Son Bakış,2026. Mersin Şehir Hastanesi’nden taburcu olmadan önce çektiğim son fotoğraf.